2006’dan beri…
You Have Killed Me - Morrissey (by noiselabpodcast)
moustache is cool
ne nalet bi tipin var senin kedi.
karton kolili
(Source: a-gif-collector, via sckmk-deactivated20120202)
Hayatımda aldığım en güzel hediye bir Radiohead konseriydi. 15 yaşındaydım. Babam Selanik’e bir konser turu düzenlendiğini duymuş ve iki kişilik yer almıştı. Elime otobüs biletlerini tutuşturduğunda ne diyeceğimi bilemedim. Hiç beklemediğim bir şeydi. Doğru düzgün teşekkür bile edememişimdir şaşkınlıktan.
Yıl 2000’di, Kid A albümü çıkmadan önce ilk defa bu turnede çalacaklardı yeni şarkıları. Garbage’ı bile izlediğinde kafayı yiyen ben, Yunanistan’da Radiohead konserine gidecektim. İnsan delirirdi yahu. Aylar öncesinden alınan biletlerin günü geldi, bir akşam bindik İnönü Stadyumu’nun önünden otobüse. İki otobüs dolusu insanız. En küçük benim. Etrafımdaki kimi turuncu saçlı, kimi Dead Kennedys tişörtlü, kimi Bush kimi Deftones’tan bahseden insanları imrenerek izliyorum. Otobüs kalkıyor, discman ve walkman’lerden ufak ufak müzik yükselmeye başlıyor. Yolculuktan kısa süre önce trafik kazasında kolunu kıran babamın alçılı omzunda uyumaya çalışıyorum.
Selanik’e varıyoruz, hayatımda öyle sıcak görmemişim. Nefes alınmıyor. Bir gün dışarıda gezinerek geçiyor. Ertesi gün öğleden sonra mekanın kapısına yığılıyoruz otobüslerle. Bir süre sonra açılıyor kapılar, içerideyiz. İki tepe arasında, kayaların arasına oyulmuş gibi bir yer. Bira 600 drahmi. Sadece müzik konuşuluyor. Babam amfitiyatronun en arkasına gidip oturuyor. Türk kafilesiyle en öndeyiz. Clinic’i izliyoruz. Hava kararıyor. Radiohead sahneye çıkıyor. Şimdi bile söylemek heyecan verici. Radiohead sahneye çıkıyor ve en öndeyiz. İtiş-kakış yok. Video çeken cep telefonu yok, patlayan flaş yok. Sadece müzik ve mutluluktan çarpılmış biz varız. OK Computer, The Bends, Pablo Honey şarkıları akıp gidiyor. Arada çok acayip yeni şarkılar dinliyoruz, duydukça birbirimizi dürtüyoruz, bunlar Kid A’de olacak. Işıklar yanıyor sönüyor, Thom Yorke önümüzdeki kolonun üzerine oturup şarkı söylüyor. Nasıl anlatayım ki, hayatımın en mühim anlarından birini yaşıyorum. Jonny Greenwood bir yandan gitar çalarken bir yandan da gitarın klavyesiye, klavyenin tuşlarına basıyor. Yerde oynadığı alıcıyla bir yunan radyosunun sesini katıyor şarkılara.
Işıklar yanıyor sönüyor, dakikalar geçiyor. Gidiyorlar, geri geliyorlar. Işıklar sapsarı. Lucky’yi çalıyorlar kapanış şarkısı olarak. Biz hayalleri gerçekleşmekte olan bir sürü insan, nasıl bağırarak eşlik ediyoruz. Hatırladıkça hala tüylerim diken diken oluyor. “We are standing on the edge” derken öyle içteniz, öyle ciddiyiz. Galiba hala en sevdiğim o. Gözlerim dolmadan dinleyemiyorum.
Şimdi bakıyorum yeni albüm çıkmış. Bakıyorum yeni video. Bakıyorum Thom dans ediyor. Bildiğimiz Thom yani. Ne olay oluyor adamın dansı. Komik bulunuyor. Salak bulunuyor. Aptalca bulunuyor. Diyorum ki keşke herkes bir kerecik kendini müziğe bırakıp içinden geldiği gibi hareket edebilse. Tüm dünyanın gözü önünde de değil hani, 50 kişilik bar konserlerinde en azından. Ian Curtis gibi, Iggy Pop gibi, Patti Smith gibi, Kurt Cobain gibi, Eddie Vedder gibi, Robert Del Naja gibi, Thom Yorke gibi… Çünkü müzik insana bunu yaptırır. Müzik insana elini kolunu saçma sapan oynattırır, insanı yerinde zıplattırır, kafasını amfilere gömdürür, gitar kırdırır, sahneden insanların üzerine atlatır, ağlatır. Müzik barda birileriyle kesişirken fonda çalan şeyden ibaret değil. Müzik her gün çerez gibi tüketilen mp3’lerden ibaret değil. Müzik imajınızın bir parçasından ibaret değil. Müzik seni omzundan tutup sarsabilir, kucağına alıp sarabilir, seni dövebilir, ağzına sıçabilir, bunu yapacak güce sahip. Müziği, onu dinlerken nasıl göründüğünüzden daha çok önemsiyor olsaydınız söylediklerimin sizin için bir anlamı olabilirdi.
Radiohead - Lotus Flower (The King Of Limbs, 2011)
(Source: manyetikbant, via lifeallmine)
buna inanılmaz uyan bir dans figürü var ve inanıyorum ki dinleyen herkes onu yapıyordur.
Basit ve okunaklı yazayım. Panama’yı yöneten Manuel Noriega (efsanevi bir ismi varmış) ABD’nin Panama’yı ele geçirmesinden sonra gidip Vatikan’a sığınıyor. Hem Papa’dan tırsan hem de Manuel’i almak isteyen ABD de şu gördüğünüz şarkıyı günlerce dinletiyor. Manuel de teslim oluyor. Demek ki “bir odaya kapatıp günlerce sadece Ayna klibi seyrettirmek” tehdidi gayet geçerliymiş. Bu da böyle bir Weeds bilgisidir. Basit cümlelerin kraliçesiyim.
albüm çıkalı neredeyse 1 yıl oldu ve ben bu şarkıyı neredeyse 1 yıldır neredeyse her gün dinliyorum. neredeyse.
… gibi 500 days of summer filmine iki farklı bakış açısıyla bakmışım. günler sonra fark etmem de bambaşkaymış. evet so indie hallerine ve o fotoğrafa eheh diye güldüm ama bu the smiths’i deliler gibi sevdiğim gerçeğini değiştirmiyor. kendime bok atıp kendi kendimin ağzının payını verdim. ohyeah!
Submitted by fatasshole
unutulmaması gereken bir başyapıt. güzelliği de dillere destan.
Me too
(Source: tays-yer-uncle, via mojobeton)
Shara Worden sesi girsin işin içine, ben kendimden geçeyim. Bu da günün beklenen köpüğü olsun.
My Brightest Diamond - Feeling Good
Gecenin bu saatinde yeni keşfettiğim bu şarkının gecenin bu saatinde iyi gideceğini düşünmekteyim.
Afiyet olsun.
tek bir şarkıya takıp günlerce tüketiyorum onu. bu aralar takıntım Miami Horror - Moon Theory
“This was freedom. Losing all hope was freedom.”